Siyasi sistemlerin çöküşü, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman imkansız gibi görünen kalelerin yıkılmasıyla gerçekleşir. Medyanın kontrol altında olduğu, yargının etkisiz hale getirildiği, seçim bölgelerinin haksızca yeniden çizildiği ve kamu kaynaklarının partizanlıkla kullanıldığı durumlar, bu tür sistemlerin genel özellikleridir. Viktor Orban’ın Macaristan’da son 16 yılda inşa ettiği bu yapı, tam da böyle bir görünüm sergiliyordu. Ancak, geçtiğimiz gece Budapeşte’de bu görünmez duvar çöktü. Peki, “yenilmez” olarak görülen bu sistem nasıl yerle bir oldu? Cevabı, yalnızca Macaristan’ın değil, benzer sorunlarla yüzleşen diğer ülkelerin de kaderinde yatıyor.
Orban’ı deviren, beklenen “liberal devrim” değil, sistemin kendisinden çıkan Peter Magyar oldu. Bu durum, kutuplaşmanın en üst seviyeye ulaştığı toplumlarda, değişim için gereken anahtarın karşı tarafın dilinden anlayan, onun sorunlarıyla empati kurabilen fakat adaletsizliğe karşı net bir duruş sergileyen figürlerde saklı olduğunu gösteriyor. Muhalefet, sadece ideolojik bir direnç değil; aynı zamanda bir “yönetim alternatifi” sunabildiği an, iktidar sarsılmaya başlıyor.
Yıllardır eleştirilen ve üzerinde durulan o önemli mesele: Kamu ilanlarıyla desteklenen, reklam ambargolarıyla kontrol edilen medya düzeni… Orban, Macar medyasının %80’ini elinde tutuyordu. Ancak bu seçim, sosyal medyanın ve doğrudan saha siyasetinin devasa bir medya makinesini nasıl etkisiz hale getirebileceğini gösterdi. Magyar, ana akım medya kanallarına çıkmadan, dijital platformları ve yerel gezileriyle bu medya abluka sistemini aştı. Geçtiğimiz gece, halkın gerçek ekonomik sıkıntılarının, televizyonlarda sunulan pembe senaryolardan daha ağır bastığı bir kez daha anlaşıldı. Enflasyon %20’leri aşarken, temel gıda maddeleri lüks hale geldiğinde, hiçbir propaganda aracı bu boşluğu dolduramıyor.
Siyasal iletişim, halkın karın doyurmadığı bir noktada yalnızca “gürültü kirliliği” halini alıyor. Macaristan’daki değişimin arkasında, rekor katılımla (%78) gerçekleşen bir seçim var. Yani sandığa gitmekten vazgeçmeyen, “her şey yolunda” demeyen bir halkın başarısı. Bu durum, yerel basından genel siyasete kadar her seviyede önemli bir dersi hatırlatıyor: Halkın gerçek gündemi ile iktidarın oluşturduğu gündem arasındaki fark, sistemin çöküşünü getirebilir.
Budapeşte’deki bu gelişmeler, Türkiye için de önemli bir örnek teşkil ediyor. Kamu kaynaklarının tarafsız dağıtılmadığı, basının ilanlarla susturulmaya çalışıldığı ve liyakatin yerini sadakatin aldığı tüm sistemler, ilk büyük ekonomik sıkıntıda çıkış noktası arar. Ancak bu çıkış, halkın güveni değilse, geminin batması kaçınılmaz olur.
Orban’ın dün geceki yüz ifadesi, yalnızca bir seçim kaybı değil; aynı zamanda bir dönemin sona erdiğinin, bir yönetim anlayışının iflasının ve “ben ne dersem o” zihniyetinin çöküşünün simgesiydi. Sıradaki sorulacak isim kimdir? Cevabı, meydanlarda değil, çarşıda ve pazarda aramakta gizli.